İslamlı Köyü

Bugün: 6 Eylül 2010

Sık kullanılanlara ekle - Anasayfan yap






HİKAYE

GECEYE VE GÜNDÜZE DAİR...


GECEYE  VE GÜNDÜZE DAİR...


Gecenin sessizliğini siren sesleri bozdu. Uzun zaman olmuştu Bağdat semalarında siren sesleri duyulmayalı. Çığlıklar, yerini derin bir sessizliğe ve karanlığa bıraktı. Bu zifiri karanlık, uygarlıklar beşiği Bağdat’ın; makus kaderi miydi bilinmez, ama bilinen bir gerçek vardı ki aydınlığın gelmesi uzun zaman alacaktı.


Tarih: Şubat  2004...


Gece bitti...


Sena’nın  Bağdat’taki son günleriydi. İki sene sonra, ilk kez yurduna –Türkiye’ye– dönecekti. Peki ya şimdi(?)...


Karanlık bir tüneldi girdikleri ve sonu görünmüyordu. Belki de bugün son kez bakıyordu gökyüzüne... Son kez içiyordu bir bardak suyu... Son  kez duyuyordu  kuş cıvıltılarını....      


Bir an her şeyin bir rüya olmasını diledi. Uyanmalı ve her şeyi aynı bulmalıydı... Kardeşi Salih, karşısında dertsiz, tasasız uyumalıydı... Günes aydınlığı getirmeliydi, bu kara günü değil... Ama gerçekti işte, yaşadığı her an  gerçekti... Pencereye doğru yaklaştı, onu mutlu edecek birkaç an hatırlamaya çalıştı. Bulamadı. Bombalar yağmur gibi inerken Bağdat’ın yağmura hasret topraklarına, hayata dair yanlışlarını düşündü. Sonra da gideceği yerleri, okuyacağı kitapları, alacağı elbiseleri...


Hayat, yarına dair hayallerle insanı kendine bağlasa da, bazen acı süprizler hazırladığı oluyordu işte. İçinde ne olduğu bilinmeyen bir paket gibi insanda karmaşık duygular uyandırıyordu; merak ve korku... Bilinmeyene ve yarına duyulan ilgi, belki de insanın hayata karşı savunmasız  oluşundandı. Teknoloji ve bilgisayarların bu kadar geliştiği bir dönemde bu kadar falcının varlığı neyle açıklanırdı ki?


Sena bütün bunları okuduğu kitaplardan öğrenmişti.


İhsan Bey, kızının edebiyata duyduğu ilgiyi fark etmiş; ona yeni kitaplar alıyor ve Bağdat’ın birbirinden zengin kütüphanelerine götürüyordu. Zaten Bağdat’ta bulunma sebepleri de burada bulunan kütüphanelerdi.


Babası, bir üniversitede öğretim görevlisiydi ve İslam tarihi konusunda bir araştırma için buradaki kaynaklardan yararlanıyordu. Kendisi gibi bir akademisyen olan bir arkadaşının yardımıyla sürdürdüğü araştırması neredeyse bitmişti. Bu araştırma sayesinde Sena da hem Arapça, hem Osmanlıca öğrenmişti. Beğendiği eserlerin kopyalarını ciltlettirip kitaplığına yerleştiriyordu. Daha şimdiden küçük bir kütüphanesi olmuştu. Her kitabını ayrı bir özenle koymuştu yerine. Onları hayatına dağılmış küçük mucizeler olarak görüyordu, ki çok hasta olduğu bir gün babasının eve yeni bir kitapla dönmesi iyileşmesine yetmişti. Yine çok üzgün olduğu bir gün annesinin bulduğu eski bir edebiyat dergisi ona bütün sıkıntılarını unutturmuştu. Babası doğru söylüyordu. Zaman insanı değiştirirdi. Hem de hiçbir şeyin değiştiremediği kadar... Şimdi bir kitap sevdalısı Sena, iki sene öncesine kadar kendini aynanın önünden alamazdı. Saatlerce saçını tarar, eteğini kâh kısaltır, kâh kıvırır, yeni model kıyafetlere özenirdi. Ne güzeldi hayatın gerçeklerinden habersiz geçirdiği o güzel çocukluk yılları... Ne güzeldi yazın kirazını yediği, kışın yağan karla birlikte geline benzeyen o ağaç. Sonbaharda sarı yaprakların savrulduğu o bahçe ve her ikindide içtiği çayın kokusuna karışan hanımeli çiçekleri... O vatanına, vuslatı bekleyen bir aşık gibi sadık kalmıştı. Kalbinde başka bir sevdaya yer yoktu. Gözleri doldu. Birden annesi omzuna dokundu:


- Hadi kızım geç kaldık, babanla Salih az önce gitti, Bekir abinin evinin orda bir sığınak varmış, bir yere uğrayıp bizi bekleyecekler, sen de ne alacaksan al artık!


            Ne alacaktı ki? Şimdi ne lâzımdı ona? Neydi hayatında vazgeçilmez olan. Kitaplığından aceleyle bir kalem, bir de defter aldı. Annesi görse kızardı. Hemen cebine koydu. Sonra kitaplarına baktı. Zoraki bir ayrılıktı bu ve gitmesi gereken oydu. Arkasını döndü. Kitaplarını ardından ağlıyor sandı. İki damla yaş süzüldü yanaklarından geride kalanlarına. Biraz mahzun, biraz da buruk;


 - Hadi anne, dedi.


 Kışın ayağa bulaşan çamurdan, yazın sıcaktan yürünmeyen bu yol, şimdi dekorsuz bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Peki ya oyuncular? Onların kaderini kim tayin ediyordu? Kim yazmıştı bu ölüm kokan, ayrılık kokan Senaryoyu? Neyin bedeline sayılabilirdi bu bombalar, bu kurşunlar, bu kara gün? Cevabını veremediği soruları beyninden uzaklaştırmaya çalışırken, büyük bir endişe kapladı kalbini; ya dönemezse yurduna, ya göremezse  o çok sevdiği kiraz ağacını! O an, altında oyunlar oynadığı kiraz ağacına ve güzel kokulu hanımeline söz  verdi. Ülkesine mutlaka dönecekti. O çamurlu yolun  aydınlık bir yarına çıkacağına inanamasa da, şimdi kendini daha iyi hissettiğine şüphe yoktu. Düşüncelerinden sıyrıldığında yürüdükleri yolun azlığına şaşırdı. Çünkü o, bu kısa sürede bir sürü alemde dolaşmıştı.


  Yol bitmiyordu. Annesi bu uzun ve karanlık yolu takip etti, o annesinin çamurdaki  ayak izlerini. Sonunda meydana ulaştılar. Askerler yoldan geçen herkesi durduruyor, arama yapıyordu. Şimdilik kadınlara ve çocuklara zarar verilmeyecekti. Dağıttıkları bildirilerde öyle yazılıydı. Meydandaki askerleri gördü.


  Bu meydan arkadaşları Rabia ve Fatma ile yürüdükleri, mağazaların bulunduğu yer değil miydi? Bir gecede terk edilmiş, talan edilmişti. Dükkânlar soyulmuştu. İmrenerek baktığı camekanlar paramparça olmuştu. Hayat ne tuhaftı; geçen hafta burada yaşayan insanların gezindikleri bu meydan, şimdi dünyanın takip ettiği kilit noktalardan biri olmuştu. Tanklarıyla, silahlarıyla gelmiş askerleri düşündü. Onları güçlü kılan, yerde yatan bu insanları çaresiz bırakan neydi? Silah mı, para mı? Bulamadı. Yine karanlık bir kuyuydu işte vardığı yer...


              Dar bir sokağa girdiler. Burası, komşusu Sümeyra’nın evinin bulunduğu sokaktı. Sümeyra Irak’a ilk geldiklerinde onlara çok sıcak davranmış, sıkıntılı zamanlarında yanlarında olmuştu. Annesi seslendi:


 - Sümeyra!Sümeyra!


             - Sena sen de kapıya vur bakalım. Yoksa kötü bir şey mi oldu(?)..Sena kapıya yaklaştı, vurmak istedi, kapı kendiliğinden açıldı.


             - Anne kapı açık zaten.


             Korkarak içeri girdiler. Salon darmadağındı. Sümeyra’nın özenle büyüttüğü çiçekler yerdeydi, sandalyeler kırılmıştı. Sonra bir inilti duyuldu. Ses koltuğun arkasından geliyordu. Sena bir tarafı kırılmış koltuğun arkasından Ali’yi çıkardı. Ali Sümeyra’nın oğluydu. Korkudan titriyor, ıslak gözlerini kanayan elleriyle kapatıyordu. Sena Ali’yi kucağına aldı.


              - Korkma Ali, benim, Sena ablan. Annen ve baban  nerdeler?


  Ali ağlamaktan ve korkudan kızarmış gözlerini mutfağa dikti. Bu bakışta öyle derin bir acı, öyle korkutucu bir ifade vardı ki, Sena mutfağa gitmeye cesaret edemedi. Annesi mutfağa doğru yaklaştı. Sümeyra’nın ve kocası Hasan’ın yerdeki cansız bedenleriyle karşılaştı. Heyecandan ve korkudan ne  yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. Daha iki gün önce yerde yatan bu insanlarla birlikte yemek yemişlerdi. Ölümün soğukluğunu ilk kez orada, o darmadağın olmuş evin mutfağında hissetti. Ayakta duramadı, olduğu yere yığıldı. Kalbinde şiddetli bir ağrı hissetti. Sanki Sena’ya seslense sesini duyuramayacaktı. Sonra bir çığlık attı.


-Kızım koş burdalar. İkisi de ölmüş.


-Sena olduğu yerde kalakaldı, annesi yere kapanmış ağlıyordu. O da daha fazla dayanamadı. Kollarındaki minik bedene sarılıp hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Elleri kanamış bu  öksüz çocuk için, mutfakta yatan cansız bedenler için ağladı. Savaş,  acı ve ölümden başka bir şey getirmemişti. Hem de daha ilk gün belli olmuştu bu gerçek. Hayat sevgiyle örülürse hayattı; ve sevgi, insana su kadar, hava kadar lazımdı. Ali artık onlarla olacaktı. Annesi onu başka kime emanet edebilirdi ki? Köşe başlarında bekleyen askerlere mi? İktidar  mücadelesi veren Irak  hükümetine mi?


 Ali’yi kucağından indirdi. Annesine yaklaştı. Babasına söz vermişti, her zaman dimdik olacaktı. Çünkü hayat, ayakta kalabilen, akıntıya kapılmayıp gidecekleri yönleri kendileri tayin edebilen insanlarındı. Kaderin varlığına da inanıyordu ama her başarısızlığı, her yenilgiyi kadere bağlamak, kaderi yazana isyan değil miydi? Derin bir nefes aldı:


- Güçlü olmalıyız anne. Gidelim hemen burdan. Bombardıman devam ediyor. Ali’yi de  kimseye bırakamayız, dedi.


Annesi başını kaldırdı. Sena’nın yüzüne baktı. Bu kız nasıl bu kadar soğukkanlı davranabiliyor diye düşündü. Sena  annesinin içini okumuşçasına:


- Anne, zor zamanlar bunlar, birbirimize destek olmalıyız... Yaşamak için, vatanımızı yeniden görmek için...


Hatice kızına sımsıkı sarıldı. Onunla gurur duyuyordu ama bunu söylemenin sırası değildi. Sustular. Sümeyra ve Hasan’ın üzerini örttüler.


Evden çıkmak üzerelerdi. Ali, anne ve babasını bu harabede sonsuzluğa uğurlamıştı. Kalbinde kocaman bir boşluk, aklında birkaç mutlu andan başka neyi vardı ki artık? Seneler sonra ailesi onun için hatırlanması günden güne zorlaşan birkaç anı olacaktı. Bunu Ali’ye yapamazlardı. Sena geri döndü. Yere düşüp paramparça olan çerçevenin arasından Sümeyra ve Hasan’ın tozlanmış, yırtılmış fotoğrafını aldı. Alırken parmağını cam kırıkları kesti. İki  damla kan düştü parmağından; biri fotoğrafın üstüne, biri Ali’nin kanla başlamış hayatına... Ali fotoğrafı eline aldı. Öyle bir bağrına basıp, öyle bir “annem!” dedi ki, Sena fotoğraf canlanıp “yavrum!” diyecek sandı.


*                                               *


             Hava henüz aydınlanıyordu. Meydan mahşer kalabalığı gibiydi. İnsanlar  düşen bombaların sebep olduğu dumandan birbirlerini göremiyordu. İhsan bir elinde Salih’in titreyen eli, diğerinde sığınağa götürdüğü eşyalar, kalabalığı yararak ilerliyordu. Meydandaki kitapçıya uğrayıp arkadaşıyla vedalaştı. Yeniden daldığı kalabalığın arasından Bekir’i seçebildi. Söylemesi gereken sözcükleri zihninde toparlamaya çalışıyordu. Birinden bir şey istemek ona daima zor gelirdi.  Sonunda utana sıkıla kelimeler dudaklarından döküldü:


- Bekir bende sana uğrayacaktım, biliyorsun evimiz güvenli değil, eğer müsaitsen, emin bir yer bulana kadar senin evinde kalmak istiyorduk.


Bekir’in yüzünde bir gülümseme belirdi:


- Elbette kalabilirsin dostum, ben de sana söyleyecektim zaten. Unutmadan, Sena ve Hatice neredeler? Onlar da bir an önce evden uzaklaşsınlar, biliyorsun evlere baskın düzenliyorlar.


- Senin bizi dışarıda bırakmayacağından o kadar emindim ki, onlara size gitmelerini söyledim. Hatice evden birkaç parça eşya alıp Sena ile birlikte size gidecek. Şimdi ortalık çok karışık.


Bekir’den ayrıldılar. Sabahın ayazı tokat gibi yüzlerine çarpıyordu. Bu ayaz ona yırtılmış ayakkabılarıyla ezberlediği  Süleymaniye’nin dar  sokaklarını hatırlattı. Her sabah, soğuk yurt koridorları, onu köşelerinde kedilerin ekmek beklediği o sokaklara götürürdü. Soğuk iliklerine işlerdi. O, annesinin çorbasının hatırlardı. Şefkat kokan, sevda kokan anne çorbası... Yine annesi belirdi gözlerinin önünde. Elinde bir tas çorba, kim bilir kaçıncı sabah oğlunun gelmesini bekliyordu. Bekir’in gözlerini doldu. Oğlunun elini daha sıkı tuttu ve.derin bir iç çekti. O bu düşüncelerden sıyrılmaya çalışırken, ensesinde bir nefesin sıcaklığını hissetti. Adam arapça birşeyler söylüyordu. Önce kalabalığın gürültüsünden ne söylediğini anlamamıştı. Fakat sonra zorda olsa anladı:


- Yanlış bir şey yapma, bizimle geliyorsun.


- Kimsiniz ne istiyorsunuz?


- Zorluk çıkarma, arabaya bin.


Çaresiz denileni yapmaya karar verdi. Dükkanların bitiminde bir arabaya binip hızla uzaklaştılar. İhsan bütün bu olanlara bir anlam veremiyordu. Bu kalabalık meydanda, bu yabancı insanlarla kaderini birleştiren neydi ki? Yabancı bir memlekette, hiç tanımadığı bu insanlar onu bilmediği bir yere götürüyordu. Kendini akıntıya kapılmış saman çöpü gibi hissetti. Hayatında kendini bu kadar çaresiz hissettiği başka bir anın olup olmadığını  düşündü. Salih kucağında uyuya kalmıştı. Derin bir iç çekerek ona baktı, aklına kızı ve karısı geldi. Şimdi kim bilir nerdelerdi? En iyi ihtimal –ki o böyle umuyordu– Bekir’in evinde olmalarıydı.


Hayatın vaat ettikleri ile insana sundukları farklıydı. İnsan nasıl da aldanıyordu kaderini  kendi çizdiğini düşünürken. Elbette kararlarını insanın kendisi veriyordu ama yine sonunda olması gereken oluyordu. Bağdat’a gelmeyi kendisi istemişti ama bütün bunların olabileceğini nereden bilebilirdi(?).. İki saat süren yolculuğun ardından gözlerini bağlayıp arabadan indirdiler. Uzun bir müddet yürüdükten sonra demir bir kapıdan içeri girip merdivenleri çıktılar. İhsan tam 22 basamak saymıştı. Gözlerini çözdüklerinde kendini iyi döşenmiş, konforlu bir salonda buldu. Karşısında iyi giyimli, orta yaşlı biri vardı. Adam yavaşça ayağa kalktı:


- Hoş geldiniz  İhsan Bey, umarım size iyi davranmışlardır.


- Neden buraya getirildiğimi öğrenmek istiyorum.


- Rahatlayın lütfen, şimdi biraz istirahat buyurun. Dinlendiğinizde konuşalım.


- Dinlenecek kadar yorulmadım. Lütfen, neden burada olduğumu öğrenmek istiyorum.


- Siz değerli bir bilim adamısınız, bilgilerinizden faydalanmak istiyoruz. Birkaç kez sizinle görüşmeye teşebbüs ettik ancak meşgul olduğunuz için bu isteğimiz gerçekleşemedi. Şu, el yazmalarıyla ilgili mesele, hatırlarsınız...


İhsan şimdi aklındaki soruların cevaplarını buluyordu. Bu şık giyimli, kibar görünümlü adam,  ondan hain planlarının baş aktörü olmasını isteyecekti. Tarihi el yazmalarının kaderine, yazarın emeklerine ve uykusuz geçen gecelere acıdı. Her biri, karanlıkta kalan ve giderek unutulan tarihin birer şahidiydi. Zenginliklerini, sahip olduklarıyla ispatlamaya çalışan, tarihe ve insanlığa saygısı kalmamış insanların alışveriş unsuru  olacaklarını nereden bileceklerdi? Karşısındaki hala konuşuyordu. Adamın konuşmasının son derece kibar olmasına rağmen, cümlelerinin kendinde tiksintiye benzer tuhaf bir duygu uyandırdığını farkettiğinde, İhsan buna daha fazla dayanamadı ve konuşması gerektiğini hissetti:


- Size yardımcı olabileceğimi zannetmiyorum  efendim.


- Size seçme şansı sunmuyorum, şu anda evimde misafirsiniz. Ne zaman ve ne şekilde gideceğinize ben karar vereceğim.


- Beni tehdit mi ediyorsunuz?


- Nasıl yorumlarsanız...


- Siz biraz dinlenin, sonra konuşalım.


İhsanla Salih’i küçük bir odaya kapatıldılar. İhsan nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Bu insanlar, ondan el yazmalarını çalmasını istiyordu. Kafası karışık bir halde oğluna sarıldı.


 


*                                 *


 


 Adımlarını sıklaştırdılar. Sığınak iki sokak ötedeydi. Aliyi biraz Sena taşıyor, biraz annesine veriyordu. Yollardaki çamur ve hissettikleri yorgunluk yürümelerini zorlaştırıyordu.. Sonunda sokağa girdiler. Ortalarda kimseler görünmüyordu. Oysa İhsan, sokağın başında bekleyeceğini söylemişti. Hatice’nin kalbi  hızlı hızlı çarpmaya başladı. Kötü bir şeylerin yaşanmış olma ihtimali, beynini kemiren büyük bir şüpheye dönüşüyordu. Sığınağın bulunduğu evin önünde durdular. Burası Bekir’in eviydi. Bekir, Bağdat’ın en büyük kütüphanelerinden birinde çalışıyordu ve İhsana araştırmasında çok faydası dokunmuştu. Kapıya vurdular. Ses yoktu. Sonunda içeriden bir kapı sesi duyuldu. Bir erkek sesi onlara kim olduklarını sordu. Sena kendini tanıttı. Kapıyı kilitlemek için defalarca çevrilmiş olan anahtar, bu kez kapıyı açmak için ters tarafa  dönmeye başladı. Kapıyı açan Bekir’di. Bekir, Hatice’nin kucağından Ali’yi aldı. Zavallı çocuk yaşadıklarının ağırlığına dayanamayıp uykuya dalmıştı. Bekir’le beraber merdivenleri inmeye başladılar.


Sonu dünyanın merkezindeymiş izlenimi veren bu dik ve dar merdivenler,  aşağı doğru inildikçe hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu. Neden sonra Sena basamakları saymış olduğunu fark etti. Bu çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı. Ne zaman babasıyla gezmeye gitseler, babası Sena’ya adım sayma oyunu oynamayı teklif ederdi. Bu oyun, gezmenin en sıkıcı bölümü olan eve dönüş faslını, eğlenceli bir zamana çeviriyordu. Ancak şimdi, geçmişine duyduğu özlemini arttırmaktan başka hiçbir işe yaramamıştı. Yorgundu ve uyumak istiyordu. Merdivenlerin bitiminde bir kapı vardı.Uzun zamandır yağlanmadığı açılırken çıkardığı gıcırtıdan belli olan bu kapı, bir hapishane kapısını andırıyordu.


İçeri girdiler. İçeride, Bekir’in eşi ve çocukları vardı. Ali’yi hemen bir kenara yatırıp, üzerini bir battaniye ile örttüler. Sığınak,  küçük bir odadan ibaretti. İçerideki herkesin yüzüne bir hüzün çökmüştü. Kapının arkasında yığılmış dört tane yorgan vardı. Yiyecekler, odanın bir köşesine kurulmuş olan sofranın üstündeydi. Oda, yerin altında olmasına rağmen, insana ferahlık ve güven veriyordu. Bir köşeye çöken Sena ve annesi, Bekir’e hemen İhsanı sordu. Bekir  kesin bir cevap vermekten çekiniyor, konuşmaya yanaşmıyordu. Sena, annesinin daha  fazla telaşlanmasını önlemek için ısrar etmemeye karar  verdi. Ama onun da  kalbine bir sızı yerleşmişti. Babası şimdi neredeydi(?)..


Sena annesine Ali’nin yanına yatması konusunda ısrar etti. Yorgunluktan ayakta durmakta zorluk çeken Hatice, kızına direnmedi. Annesi uyuduktan sonra Bekir’in yanına yaklaşan Sena, bu kez daha kararlı bir şekilde :


- Bekir ağabey saklamayın artık, babama bir şey mi oldu?


Bekir bu defa sıkıştığının farkındaydı. Sesi titreyerek:


- Sakin olmalısın kızım. Baban ve Salih’in nerede olduğunu ben de bilmiyorum. Sabah  ezanı okunurken meydanda karşılaştık. Burada kalıp kalamayacağını sordu.Ben de hemen sizi alıp gelmesini söyledim. Buraya gelmesi gerekiyordu. Öyle konuşmuştuk.


Sena Bekir’in anlattıklarına bir anlam veremiyordu. Bağdat bombalanıyordu, insanlar sokak ortasında öldürüyordu ve babası yoktu. Sakin olmalıymış! Babası ve Salih ıssız bir sokakta yaralanmış, yardım bekliyor olabilirdi. Ya da kaçırılmıştı(?).. Ya da... Daha kötüsünü düşünmek bile istemiyordu. İçine düştüğü bu belirsizlik çukurundan çıkamıyordu. Babasından bir haber gelse, bir an seslerini duysa, canını vermeye hazırdı. Bekir’in yüzüne baktı. Rengi uçmuş, gözlerini yere dikmiş düşünüyordu. Sena bir şey söylemiş olmak için:


- Bekir ağabey benden bir şey gizliyorsanız ve ben bunu bir başkasından öğrenirsem, size güvenmeyeceğimi biliyorsunuz değil mi? Babama ve kardeşime kötü bir şey olmuş olsa bile, bunu bilmek bizim hakkımız.


Bekir daha fazla saklayamayacağını anladı:


- Kızım nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, ama bilmek zorundasın. Baban ve kardeşin bu sabah buraya gelirken üst sokaktan bir arabaya bindirilmiş. Onları kimin kaçırdığını ve nereye götürdüklerini gerçekten bilmiyorum. Sizden saklamamın sebebi telâşlanmamanız içindi. Babanı mutlaka bırakırlar. Annene şimdilik bir şey söyleme olur mu?  


 Sena’nın gözleri karardı. Yaşadığı hayatın ona ait olduğuna inanamıyordu. Bu kadar kısa sürede ne çok şey değişmişti. Hayat pamuk ipliğiyle örülüyordu ve hata kabul etmiyordu. Ağlamaya başladı. Fırtınanın ortasında savunmasız ve yalnızdı. Keşke ile başlayan cümlelerden nefret ederdi. Şimdi bütün cümleleri keşke ile başlıyordu. Annesinden bu gerçeği nasıl saklayacaktı. Bu ağır yükü tek başına taşıyamazdı. Bekir yanından  kalktı. Bir bardak su getirdi.


- Al kızım iç şu suyu, biraz kendine gelirsin.    


Sena suyu aldı. Konuşmaya hali yoktu. Uyumak ve  unutmak istiyordu. Böyle bekleyerek zaman geçmezdi. O da annesinin yanına kıvrıldı. Ama uyuyamıyordu. Çok geçmeden annesinin de uyumamış olduğunu fark etti. Annesi Sena’ya döndü:


- Gözüme uyku girmiyor Sena. İçimde kötü bir his var.Babanla Salih hâlâ yoklar.                              


- Yarına kadar bekleyelim anne. Zaten başka çaremizde yok. Bu karışıklıkta kimseye  soramayız.


Sena ve Hatice o karanlık sığınakta birbirlerinden saklamaya çalıştıkları bütün korkularıyla yüzleştiler. İkisi de birbirini avutmaya çalışıyor, ama başaramıyordu. Sonunda sabahı beklemeye koyuldular. Ali hâlâ uyuyordu. Uyurken ne kadar da huzurlu görünüyordu. Geçirdiği korkunç günün izleri vardı ellerinde. Sena  o minik elleri öptü. Artık onu Salih’ten ayırmayacak, öz kardeşi gibi sevecekti. Diğer yanında da Salih uyuyor olsaydı ne olurdu sanki...


             


                                       *                              *                                       *


 


Uyandığında gece yarısı olmuştu. Salih yanında yoktu. Hemen yataktan fırladı. Kapıyı açmaya çalıştı, üzerine kilitlenmişti. Kapıyı yumruklamaya başladı:


- Açın kapıyı! Oğluma ne yaptınız!! Nereye götürdünüz onu?


Sonunda kapı açıldı. Onu silahla tehdit edip buraya getiren genç adamdı kapıyı açan. İhsan’ın feryatlarını önemsemeyen bir tavırla:


- Beyefendi aşağıda sizi bekliyor. Gidelim, dedi. İhsan merdivenleri nasıl indiğini bilemedi. Karşısında yine o yapmacık tavırlı adam:


- Sakin olun ihsan bey,oğlunuz sizden haber bekliyor.


- Ne yaptın ona, çabuk söyle! Oğlum nerede?


- Bize müspet bir cevap verirseniz, oğlunuz sabah annesinin yanında olacak. İyi düşünün İhsan bey.


İhsan çıldırmak üzereydi. bu kabusun bir an önce bitmesini istiyordu. İnandığı değerlerle oğlu arasında bir tercih yapması gerekecekti. Kararını verdi:


- Ne isterseniz yapacağım, oğlumu annesine götürün. Ama size artık nasıl güveneceğim?


- Bunu yapmak zorunda değiliz. Bize güvenmekten başka çareniz yok. Pazarlık yapacak durumda değilsiniz. Çocuğu  buraya getirin. Sabaha karşı annesine götürülecek.


 Salih salona getirildi. Babasını görür görmez koşup, boynuna sarıldı. İhsan Salih’i kollarına aldı. Elinden gelse, onu bütün bu çirkinliklerden korumak için kalbine sokacaktı. Ama elinden bir şey gelmiyordu. Yine o küçük odaya götürüldüler. Kapıyı kapatırlarken İhsan adama yaklaştı:


  - Yalvarıyorum bir kağıt ve bir kalem ver, eşime not yazmak istiyorum. İyi olduğuma inanmaları, beni merak etmemeleri için. Senin verdiğini kimseye söylemeyeceğim. Mektubu Salih’in cebine koyacağım. Hayatta sevdiğin ve seni merak eden kimsen olmadı mı? Adam susuyordu. Odadan çıkıp, kapıyı kilitledi. İhsan umutsuzca oğluna sarıldı. Beklemeye başladı. Çok geçmeden kapının altından bir kağıt ve bir kalem atıldı.


 


                             *                    *                        *


                                   


Sabahın ilk ışıklarıyla üst taraftaki kapı hızla vurulmaya başladı. Bekir telaşla merdivenleri çıktı. Sena ve Hatice İhsandan bir haber gelir ümidiyle hemen yattıkları yerden doğruldular. Bekir az sonra geldi. Yüz ifadesinden kötü bir haber olduğu anlaşılıyordu. Daha fazla sessiz kalamadı:


            - Salih meydanda ölü bulunmuş, dedi.


            Hatice bir an aklını kaybettiğini sandı. Kulakları uğulduyor, Bekir’in son söyledikleri, tekrar tekrar kafasına bir balyoz gibi iniyordu. Kendinden geçmiş bir şekilde yere yığıldı. Sena adeta delirmiş gibi bağırmaya başladı:


- Salih ölemez Bekir ağabey! O daha çok küçük. Onun küçük bedeni ölümü tanımış olamaz. Ölen Salih değildir  belki, bir kez de ben göreyim.


Sonra kendini yere attı. Bir türlü sakinleşemiyordu. Dün etrafındaki insanlara güç veren bu kız, bugün kardeşinin ölüm haberiyle kendini kaybetmişti. Kardeşinin ardından ağıtlar yakıyor, bu gerçeğe bir türlü inanamıyordu. Hatice hala kendinde değildi. Ali ise Sena'nın bu halinden korkmuş, bir köşeye çekilmiş olanları izliyordu.


Ali ölüm kelimesini daha dün sabah duymuş olmasına rağmen, ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Demek Salih de artık onunla olamayacaktı. Sena ablası söylemişti, ölünce onlar da anne ve babasının yanına gideceklerdi. ‘Ben annemin yanına gitmek istiyorum Sena abla’ demişti Ali. Sena cevap veremedi. Sadece “Gideceğimiz zamanı biz belirleyemeyiz Ali, hem onlar senin ölmeni değil, yaşamanı isterlerdi.” demişti. Ali ise  Salih’in yerine ölmüş olmayı istedi. O zaman ne Sena ablası üzülecekti, ne de annesinden ayrı kalacaktı.


Saatler sonra Hatice ve Sena biraz olsun sakinleşebildiler. Salih’i görmek istediklerini, onu son kez öpmek istediklerini söylediler. Bekir onlara Salih’i arka bahçeye gömdüğünü nasıl söylerdi. Onlara sormadan yapmıştı bunu ama Salih’in parçalanmış cesedinin toprakla buluşması gecikemezdi. Zira tanınmaz haldeydi. Bekir yalan söylemeyi tercih etti:


- Şu anda sokağa çıkma yasağı var. Sokağın sonuna varmadan vuruluruz. Ben polis olan bir arkadaşıma rica ettim. Onu şehrin yakınındaki bir mezarlığa gömecek. Ortalık biraz durulsun, söz veriyorum sizi mezarına götüreceğim. Zaten onu o halde görmek size üzüntüden başka bir şey vermeyecek. Üstü örtülemeyen bir yara gibi, sürekli canınızı yakacak. Ama sabretmeli, Allah’ın İhsan’ı bize bağışlaması için dua etmeliyiz. Hem Salih ölmüş olsa bile, sizin şefkatinize, sevginize muhtaç başka bir çocuk var: Ali. Daha dün anne ve babasını kaybetmiş bu küçük çocukta, büyük insanlarda bile olmayan bir basiret var. Korktuğu için sizin yanınıza da gelemiyor. Dünden beri sürekli sizi seyrediyor. Toparlanmaya çalışın  Sena.


   Bekir bu uzun konuşmanın ne kadar gereksiz olduğunu bildiği halde, içini biraz olsun rahatlatmak, Sena ve Hatice’ye teselli vermek için söylemişti bunları. Ama içlerindeki en karamsar kişinin kendisi olduğu da gerçekti. Çünkü İhsan ve Salih’i kaçırıp, sonra Salih’i öldürüp  meydana bırakan, tarihi eser kaçakçılarından başkası  değildi. Savaş başlamadan önce de birkaç defa İhsan’ı aramışlar, müzeye girip el yazmalarını çalması için baskı yapmışlardı. Ancak İhsan telefonlarına bile çıkmamıştı. Şimdi ise savaşın neden olduğu karışıklıktan faydalanıp İhsan’ı kaçırmışlardı. Savaş başlamadan önce1200’lü yıllardan kalma el yazmalarının bulunduğu Dar–ül Hikme kütüphanesi çok iyi korunuyor, özel izin kartları olmayan kişiler bu eserleri göremiyordu. İhsan saygın bir öğretim görevlisi olduğu halde bu kartı çıkartması çok zor olmuştu. Nitekim araştırmasında kullandığı eserlerin büyük çoğunlunu paha biçilmez el yazmaları oluşturuyordu. Bunun için tarihi eser kaçakçılarının gözde mekanları bu kütüphanelerdi. Bekir şimdi İhsan’a her zamankinden daha çok üzülüyor, ne tür sıkıntılarla karşılaşmış olabileceğini düşünmek bile istemiyordu. Çünkü şimdi hayat İhsan için tercih demekti. Ya ölmeyi göze alıp şerefini koruyacak, ya da yaşamayı seçip olanlara göz yumacaktı.           


 Sığınaktaki herkes bir köşeye çekilmişti. Sena Ali’ye sımsıkı sarılmış, kardeşinin ölümünün kalbinde açtığı yarayı Ali’nin sevgisiyle soğutmaya çalışıyordu. Sığınağın köşesine sabitlenmiş, pili bitmek üzere olan küçük bir radyo, durmadan yeni haberler veriyordu. Bombalar bütün dehşetiyle şehrin her yerini yakmaya devam ediyordu. Birden yeni bir haber geldiği öğrenildi. İsabet eden bir bomba yüzünden, Bağdat Kütüphanesi’nin büyük bir hızla yanmaya başladığı söyleniyordu. Bekir de, Sena da bu habere çok üzüldüler.Sena kitabının bir kenarı kırışsa, onu eski haline getirmek için bir sürü vakit harcardı. Üstelik şimdi yanan üç beş kitap değil, dünyanın geçmişiydi. Kütüphanede yanan edebiyattı, aşktı, sanattı, tarihti, felsefeydi...Kaybeden sadece Bağdat değil, bütün dünya idi.


   Sena artık gelişen olaylara karşı kayıtsızdı. Çünkü ne kadar üzülürse üzülsün elinden bir şey gelmiyordu. Kardeşi Salih ölmüştü. Ali öksüz kalmıştı. Babası şimdi her tarafı bir muammaya dönüşmüş olan Bağdat’ın herhangi bir sokağında esirdi. Ve o bunları engelleyebilecek bir şey yapamamıştı. Çaresizliği onda garip bir suçluluk duygusuna dönüşüyordu. Yaşadığı hiçbir olayın sorumlusu o olmamasına rağmen kendini Salih’in ölümünden bile sorumlu tutuyordu. Umudunu yitirmeye başladı. Oysa umut olmadan yaşanmazdı. Hayata sımsıkı bağlanmış, kolları ayakları olmayan, gözleri görmeyen insanlar  tanımıştı. "Umut, karanlık geceye sabah, kurak çöllere yağmur, görmeyen gözlere nurdur", demişti babası. Eskiye dair duyduğu özlem ateşi sönmeden, bu kara günler son bulmadan ve en önemlisi babası dönmeden nasıl yeniden umuttan, yarından, aydınlıktan söz edebilirdi? Bütün renkleri babasıyla gitmişti. Hayatı onun varlığıyla öğrenmemiş miydi? Oysa şimdi hayat onun yokluğuyla ve kardeşini yanından alarak en önemli gerçeği kulağına fısıldıyordu: Yalnızız...Bu gerçek ona çok eskide kalan bir anıyı hatırlattı.Babasıyla Bağdat’a gelmek için yola çıkmışlardı. Sena arkadaşlarıyla ayrıldığı için yol boyunca ağladı. Ne zaman hayata küsse babasının  o gün söyledikleri ona ışık olurdu. ²Ne ayrılıklar göreceksin kızım, bu en tatlı ayrılık belki de. Arkadaşlarınla aranızdaki iki dağ sadece. Dönülmez yollara gidecek en sevdiklerin ve sen onlara el bile sallayamayacaksın, dön diyemeyeceksin... Sadece bu  gidişin ardından kalbinin bir başka ayrılık için daha güçlendiğini hissedeceksin. Çünkü ızdıraptır insanı büyüten. Mevlana ‘Hamdım, piştim yandım.’ Der. Bu üç kelimede hayatın bütün anlamı gizlidir aslında. İnsan korunmasız bir bebek olarak doğar dünyaya, sonra hayatla birlikte büyümeye başlar. Yaşadığı her acı, her yenilgi ve ayrılık onu olgunlaştırır. Ama çok az kişi yanmanın sırrına erişir. Çünkü yanmak hayatın manasını çözmektir.” Demişti. Babasının öylesine söylemiş olduğu bu sözler yine o yenileyici etkisini yapmıştı işte. Güzel bir rüya görmeyi umarak kendini uykunun kollarına bıraktı.


 Uyandığında annesini baş ucunda bekler buldu. Annesi Salih’in ölüm haberini aldığı günden beri konuşmuyordu. Salih’in üzerinden çıkan elbiseleri elinden bırakmıyordu. Kendini her şeyden soyutlamış, uyumuyor, yemiyordu. Sığınaktaki üçüncü günleriydi ve İhsan’dan hala haber yoktu. Bekir birkaç arkadaşına haber göndermişti, ama kimse yerini bilmiyordu.


 Sığınakta günler bir türlü geçmiyordu. Sena'nın  tek yaptığı şey  Ali’ye sonu güzel biten hikayeler anlatmaktı. Birden aklına evden çıkarken aldığı defteri ve kalemi geldi. Eski bir dosta kavuşmuş gibi mutlu olmuştu. Hemen sayfalar arasında dolaşmaya başladı. Kitaplardan aldığı notlar, sevdiği şiirler, çok mutlu bir günün tarihi ve altına yazılmış birkaç satır. Sessizce ağladığı bir gecenin düşündürdükleri ve babasının resmi... Resmi aldı, dudaklarına götürdü. Onu ne kadar çok özlemişti! Derken annesi telaşla seslendi:   


- Sena! Salih’in gömleğinde bir kağıt buldum, baban bişeyler yazmış.


 Sena annesinin yanına koştu, mektubu okumaya başladılar.


                 ²Sena kızım, sizi merakta bırakmak istemezdim ama her şey bir anda gelişti. Meydanda Salih’le yürürken, birileri silahla tehdit edip bizi bir arabaya bindirdi. Hatırlarsın, bundan iki ay önce de sürekli arayıp görüşmek istediklerini söylüyorlardı; Tarihi eser kaçakçıları... Şimdi benden değerli bir el yazmasını çalmamı istiyorlar. Nasıl yaparım Sena? Nasıl kendime ve tarihe ihanet edebilirim? Ama korkarım mecburum. Salih’in yaşaması için bu çirkin anlaşmaya razı olacağım. Birbirinizden bir an bile ayrılmayın. Buradan kurtulur kurtulmaz, Türkiye’ye döneceğiz. Bizi sınıra kadar götürecekler. Annen ve kardeşin sana emanet. Eğer üç güne kadar gelemezsem, beni beklemeden gidin. Bekir size yardım edecektir. Sizi seviyorum...


                                                                                            Baban”               


Sena mektubun sonunu okuyamadı. Hıçkırıklara boğulup ağlamaya başladı. Hatice ise kızına sımsıkı sarılmış gözyaşlarını kızının omzunda saklamaya çalışıyordu. Bekir, Sena ve Hatice’nin ağlamasına her gün şahit oluyordu ancak  bugün o da göz yaşlarına mani olamıyordu. Çünkü  İhsan için, içine düştüğü kuyuda tek ışık, tek teselli oğlunun hayatta kalışıydı. Kim bilir oğlunun öldüğünü öğrendiğinde ne kadar üzülecekti. Göze aldığı bütün o tehlikelerin boşuna olduğunu anlayıp vicdan azabı çekecekti.                                                                               


                                  


                             *                               *                        *


 


             Salih’in gidişinin ardından İhsan biraz  rahatladı. Oğlunun hayatı kurtulmuştu ya, bundan sonrası onu çok korkutmuyordu. Dahası artık buradakiler ona tutsak muamelesi yapmıyor, onu bir misafir gibi ağırlıyorlardı. Evdeki radyo sürekli yeni saldırılardan, patlamalardan, ölen insanların sayısından bahsediyordu. İhsan dikkat kesildi. Şehirdeki kültür miraslarına bombalar yağdırılıyor, bin yıllık kütüphaneler, müzeler, camiler, bir anda yok ediliyordu. Daha şimdiden Felluce’deki 120 caminin yarısını yok etmişlerdi. Radyodaki ses, ibadethanelerin ve hastanelerin bombalanmasının uluslararası savaş hukukuna aykırı olduğunu söylüyordu. İhsan acı acı gülümsedi.Uluslararası savaş hukukunda suçsuz insanların öldürülmesi de yazmıyordu ama öldürülüyordu işte....tarihi şehirler Musul ve Babil, şimdi bir savaş alanına dönmüştü. En acısı ise bin yıllık Bağdat Müzesi’nin bombalarla yok edilmesiydi. Saldırılardan üniversiteler de nasibini almıştı, şimdi hepsi birer harabeye dönüşmüştü. İhsan bu haberleri dinledikçe kendini  daha kötü hissediyor, ancak merakını yenip radyoyu kapatamıyordu. Sonunda radyoyu kapattı. Bütün vücudunda tarifsiz bir ağrı hissediyordu. Ne zaman istemediği bir şeyi yapmaya zorlansa böyle hissederdi. Bu gece yola çıkacaklardı. Ara sokakları kullanarak kütüphaneye ulaşacaklardı, çünkü ana yollar askerler tarafından tutuluyordu. Saldırıların başladığı gece bütün kentin ışıkları sönmüş, bir daha da yanmamıştı. Bu karanlık onları gizleyecek, yolculuklarını kolaylaştıracaktı. İhsanın şaşırdığı bir konu da Dar–ül Hikme Kütüphanesi’ne bombaların isabet etmemesiydi. Buna hem seviniyor, hem de garip bir hüzün duyuyordu. Çünkü bu gece bu kütüphane, İhsanın büyük suçuna tanıklık edecekti. Hazırlıklar yapıldı. İhsan yanına verilen dört kişiyle birlikte yola çıktı. Yıkılan binalar, sokaklardaki cesetler ve bu zifiri karanlık, burayı hayalet bir şehre dönüştürmüştü. İhsan, kütüphaneye gidemeden yolda ölmeyi istiyordu. Ama düşüncesinin ne kadar bencil olduğunu çok geçmeden fark etti. El yazmalarını çalarsa elbet bu suçun ağırlığını hayat boyu taşıyacaktı ama ölürse, ailesi o olmadan burayı terk edemeyecek, bir sabah saklandıkları sığınaktan ölü çıkarılacaktı. Kim önemserdi yok olmuş bir aileyi? Yüzlerce can veriliyordu şimdi bu topraklarda. Kütüphaneye iki sokak vardı. Adamlardan biri arabayı burada durdurup yürümeyi teklif etti. Böylece dikkat çekmeden kütüphaneye ulaşmış olacaklardı. -Sonunda kütüphane göründü. Henüz hiçbir yerinde bir hasar yoktu. Özel eserlerin bulunduğu bölümün kapısındaki güvenlik alarmı bile hala çalışıyordu. İhsan kartını çıkardı, manyetik alandan geçirdi. Kapı sinyal vererek açıldı. Adamlar onu dışarıda bekleyecekti. İhsan merdivenleri çıktı. Koridorun en sonundaki kapıya doğru koşmaya başladı. Heyecandan ve korkudan her yeri titriyordu. Kapıda parmak izinin alındığı bir cihaz vardı. Cihaza işaret parmağı dokunur dokunmaz, kapı açıldı. İhsan içeri girince kapıya yeniden dokundu. Kapı üzerine kilitlendi. İçeride bilindik bir kütüphane havası vardı. Sessizlik ve kitapların kokusu. Bütün o karmaşa dışarda kalmıştı. Neydi ki gerçek..Buradaki Bağdat mıydı  gerçek olan, yoksa dışarıdaki Bağdat mı? İhsan bir an bütün olanları kendi vehmettiğinden şüphelendi.


              Burada ölebilirdi. Burada bu sessiz, kitap kokulu oda, onun hayatını oluşturuyordu. Sürekli öğrenme ve öğrendiklerini aktarma özelliği, İhsan'da neredeyse içgüdüsel bir alışkanlık halini almıştı. Ve kütüphane onun için hayat demekti. Peki ya şimdi? Kuşkusuz ölüm demekti. Eğer  o el yazmasını bu bayağı ruhlu insanlara teslim ederse, içine düştüğü kuyu daha da derinleşecekti. Aklına, duyduğunda onu çok etkileyen bir şairin hikayesi geldi. Bosnalı bir şairdi bu. Bosna şehri bombalanıyordu ve herkes açlıktan, soğuktan ölüyordu. Günler sonra insanların aklına düştü; Bu kentte onlarla yaşayan bir şair  vardı. Belki de yaralıdır ve yardım bekliyordur diyerek iki kişi evine gitti. Gördükleri manzara korkunçtu. Şair bomboş kalmış odada kıpırdaman duruyordu, donarak ölmüştü. Önünde bir kül yığını vardı ve ayakları çıplaktı. Ayakkabıları külün üzerinde bir kısmı yanmış duruyordu. Eve giren adamlardan biri ‘şuraya bak!’,dedi. Adamın gösterdiği tarafta büyük bir kütüphane duruyordu. Şair hayatının mesajını vererek   ölmüştü.


 


                      *                                   *                                *


Saatine baktı. Zaman ilerliyordu. El yazmasının bulunduğu kasaya ulaştı. Bu bin yıllık eser  bütün dinler için çok önemli ve kutsal sırlar taşıyordu. Yazılış dilini dünyada çok az insan biliyordu.


 Şifreyi girdi ve kasanın açıldığını haber veren bir ses duydu. İşte kitap oradaydı. İncili muhafazasının içinde duruyordu. İlk gördüğünde insana ona sahip olma isteği uyandıran bu kitap, çok geçmeden kendini tanıtıyordu: O sadece onu yazana aitti...Yazıcı belki de eserini  ardından gelenlerden kıskanmış, ama yok etmeye de kıyamamış, sadece ona ait olsun diye içine bir sır saklamıştı. Şimdi bütün korunmasızlığıyla –istese ihsan onu orada yok edebilirdi– ve ihtişamıyla Büyük Yazıcı’nın yazdıklarının gerçekleşmesini bekliyordu. İhsan kitabı eline aldı. Sayfalarında gezinmeye başladı. Her sayfa, her satır, ona bakanı etkisine alıyor, adeta uyuşturuyordu. Daha fazla bakamadı. Kitabı kapattı. Özenle çantasına yerleştirip ayağa kalktı. Bütün odaya yeniden göz attı. Kenarda yığılı kitaplar vardı. İçinden iki kitap daha alıp kütüphaneden çıktı. Kapıdaki adamlar sabırsızlanmışlardı. İhsana soran gözlerle bakıyorlardı. İhsan:


     - gidelim,dedi.


 


                     *                        *                        *


Sena uyandı. Karnı acıkmıştı. Günlerdir bir şey yemiyordu. Bu gün midesinde hissedilir bir ağrı vardı. Bekir’in eşi Saliha’ya yiyecek bir şeyin olup olmadığını sordu. Saliha:


      - Şu tabakta biraz çorba var kızım, torbada da biraz ekmek. İçme suyumuz bitmek üzere. Daha ne kadar dayanabiliriz bilmiyorum, dedi.Sena umursamaz bir tavırla:


     - Bombaların yapamadığını yokluk yapacak galiba Saliha abla,dedi. Çorbasını aldı. İçine küflenmeye başlayan ekmekten bir parça koparıp attı.  Ekmek o kadar sertti ki, başka türlü yenmesi mümkün görünmüyordu. Sonra Ali’ye baktı. Küsmüş bir hali vardı, Sena'ya bakmıyordu bile. Sena ona seslendi ama Ali hala ona dönmüyordu. 'Çocuk işte', diye geçirdi içinden Sena. 'Aklınca bana küsmüş olmalı, onu ihmal ettiğim için'...Yerinden kalktı, Ali'yi kucağına oturtup saçlarını okşamaya başladı.


             –küstük mü ali, benimle artık konuşmayacak mısın?, dedi.Ali'den yine ses yoktu.


             –benim küçük kardeşim benimle konuşmuyor demek. Ama ben onu çok seviyordum. Yazık oldu, dedi Sena. Ali daha fazla dayanamadı.


              Canım ablacığım, ben de seni çok seviyorum, diyerek Senanın boynuna sarıldı. Günlerdir ilk kez bu kadar mutluydu. Sena'nın yaralarını ancak Ali kapatabilirdi şimdi, Alininkileriyse Sena. İkisi de bunu biliyordu. Sessizce gönül birliğine vardılar ki artık onlar hep beraberdi.


           Hatice İhsan'ın mektubuyla biraz sakinleşebilmişti. Salih'in ölümüyle yok olan umutları yeniden yeşerdi. Salihsiz yaşamaya hiçbir zaman alışamayacaktı, bunu biliyordu ama Sena'yı ve Ali'yi de düşünmek zorundaydı. Sena kendisini ne zaman ağlarken görse,  o da ağlıyor, içinde bulundukları durumun korkunçluğunu hatırlıyor, isyan ediyordu. Titremeyle gelen o krizlerde Sena yaşadıklarını yeniden yaşıyordu. Bir kez daha savaş başlıyordu, bir kez daha ölüyordu Salih, Sümeyra ve Hasan, bir kez daha kaçırılıyordu babası...Sonra kendini uykuya bırakıyordu; saatlerce baygın bir halde düşüncelere dalıyordu. Hatice artık daha güçlü olmak zorundaydı. İhsan gelecekti, bunu öyle güçlü hissetti ki, içi bir anda aydınlandı. İhsana duyduğu büyük aşk, inanç ve umut olmuştu şimdi. Yirmi sene önce okulda tanıştığı o yakışıklı genç, günden güne zerrelerine yayılmıştı. ¢Aşk, kimliğini yitirip başka bir kimlikte kendini bulmak; kendimi sende buldum hatice...’diye yazmıştı. O günden sonra da hiç ayrılmamışlardı. Birlikte neler yaşamışlardı..Bir gençlik heyecanı olduğunu zannetmişlerdi aşklarını önceleri ama sonra anladılar ki aşk emek demekti, sabır demekti.Aşklarıyla birlikte Sena'yı da büyüttüler. Derin bir ah çekti. Yıllar ne kadar çabuk geçiyordu. Güzel olan her şey  ellerinden kayıp gitmişti. Şimdi tek umudu yine İhsandı ve ona her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı.


 


 


                               *                               *                                 *


 


 


   Eve dönmek için arabaya bindiklerinde hava aydınlanmaya başlamıştı bile. İhsan'ın gözlerini artık bağlamaya gerek duymuyorlardı. Onun da pek umurunda değildi .El yazması eser şu anda çantasındaydı ama birazdan talip olduklarına layık olmayan bu insanların elinde olacaktı. Hala bir şansı vardı. Arabadan kendini atıp el yazmasıyla tarihe karışabilirdi. Kaçmayı, kurtulmayı değil; ölmeyi, yok olmayı istedi ama bunları düşünür düşünmez Hatice'nin üzgün yüzü gözlerinin önüne geliyordu. Sonunda kararını verdi: mücadeleye devam edecekti. Salona girdi. Adam koltuğuna kurulmuş, İhsanı bekliyordu.Yerinden kalktı:


               Başaracağından emindim dostum. Karşılığında hayatını bağışlıyorum, dedi. İhsan hayretler içindeydi. Dışarıda insanlar açlıkla, soğukla, savaşla mücadele ederken, bu insanlar  her şeye kayıtsız, her şeyden uzak, sorunsuz bir hayat yaşıyorlardı. Merakını gizleyemedi:


 –gerçekten çok merak ediyorum. Ölümden, bu büyünün bozulmasından korkmuyor musunuz? Dışarıda insanlar sadece kımıldadıkları için öldürülüyor, dedi.Adam gülümsedi:


              –ölümden korkmak zayıf insanların işidir İhsan bey. Biz bu tür zaaflarımızı çoktan geride bıraktık. Eseri görelim artık, verir misiniz? dedi. İhsan çantanın ön fermuarını açtı. Çantadan çıkardığı kitabı adama uzattı. Adam kitabı karıştırdı, okumaya çalıştı; başaramayınca ihsana döndü.


  Umuyorum doğru eserdir ihsan bey, bu akşam kitabın alıcısı geliyor. Kitabı ona teslim ettikten sonra gidebilirsiniz.Yanlış anlamayın size güvenim tam, ancak bilirsiniz işte, bu işlerin böyle olması gerekiyor, dedi. İhsan çok yorgundu. Adam da daha fazla konuşmadı. Yine aynı odaya götürülüyordu. Kapıyı kilitleyen adamı durdurdu:


           Beni bırakmayacaksınız değil mi?Belki de öldüreceksiniz. Kızım ve karım öldüğümü bilmeden beni bekleyecek. Bana bir iyilik daha yap ve kapımı kilitleme, seni kimse sorumlu tutmaz.Ama ben gitmezsem iki çift göz beni bekleyerek tükenecek.Ben ölürsem kim, ne kazanacak? dedi. İhsan şimdi ağlıyordu. Kendine söyleyemediği her şeyi şimdi bu tanımadığı adama anlatıyordu, adam yine bir şey söylemedi ve kapıyı İhsan'ın üzerine kilitledi. Sabaha ya kızıyla, karısıyla olacaktı ya da ölümü tadacaktı. Gece yarısından sonra bir tıkırtı duydu, kapının kilidi açılıyordu. Hemen kalkıp kapıyı açtı. Adam gelmişti, aniden İhsana sarıldı:


         – Yaptıklarımız için affet, al bu zarfı, üstünde yazan adrese git. Sana mutlaka yardım edecekler, dedi. İhsan ne söyleyeceğini bilemedi. Çantasını alıp gecenin karanlığına doğru koştu. 


Gece soğuk ve sessizdi. Kütüphaneden dönerken hangi yollardan geldiklerine dikkat etmişti. Karanlık olmasına karşılık kolaylıkla yolunu bulabilecekti. Şehir merkezi çok uzağında olmaması gerekiyordu, ancak ara sokaklardan gitmek zorunda olduğu için Bekir’in evine ancak  sabah varabilecekti. Önce sabaha kadar bir yerde saklanıp sabah yola çıkmayı düşündü ama onu kaçıranların yeniden peşine düşme ihtimali bu uzun yolu ne olursa olsun yürümesi gerektiğini hatırlattı ve koşmaya başladı; çünkü yolun sonunda kızı vardı, Hatice vardı, Salih vardı...Yoruldukça adımlarını yavaşlatıyor, sonra yeniden koşuyordu. Geçtiği sokaklarda   cesetler kokmaya başlamıştı. İhsan o gece yaşadığı her anı hayatının sonuna kadar unutmayacağını biliyordu. Yürüdüğü sokakların onu nereye  götürdüğünü bilmeden, sessizce gecenin karanlığına karıştı.


        


*                                 *                                 *


 


 Radyonun pili zayıflamış, sesi çıkmıyordu. Yanıp sönen kırmızı ışığı pilinin bitmek üzere olduğunu hatırlatıyordu. Esra sabah ezanıyla uyandı. Günler önce yine ezanla uyanmıştı. Sonra siren sesleri... Yaşadıklarını bir filmde izlese, film karakterlerinin uydurulmuş talihine üzülürdü. Belki de filmin sonunu izlemez, televizyonun fişini çekerdi. Hayatın da fişi olmalıydı diye düşündü...Bıktığında, yorulduğunda fişi çekip bütün acılarından kurtulabilmeliydi insan. Ama kolay değildi işte. ,binlerce yıllık medeniyetini birkaç ay gibi kısa bir süre içinde kaybetmişti.


 


 


  *                                          *                             *                                          *


 


Saatlerdir yürüyordu. Yorgunluğuna aldırmadan  adımlarını sıklaştırdı. Özgürlüğüne  bu kadar zor kavuşmuşken onu bir anlık dikkatsizliği yüzünden kaybetmek istemiyordu. Birden çantasındaki zarfı hatırladı. Üzerindeki adresi okudu. Buraya çok uzak olmasa gerek diye geçirdi içinden. Yollar geceye göre daha kalabalıktı. Polisler ve askerler etraftaki taşkınlıkları bastırıyorlardı. Askerlerden biri ona doğru yaklaştı. Kaçamazdı,bu tutum hem onlarda şüphe uyandırır, hem gitmesini zorlaştırırdı. Sakin davranarak pekala bu işi halledebilirdi. Asker ingilizce bir şeyler söyledi. İhsan da sanki o an orada bulunması en doğal şey gibi hiç tavrını değiştirmeden:


- Ben bir Türk profesörüyüm, şu anda bir toplantı için şehir merkezinde bekleniyorum. Komutanınızın sizi önceden haberdar etmesi gerekiyordu. Bir araba hazırda bulunacaktı. Asker şaşkınlığını gizleyemiyordu, ancak adamın anlattıklarında doğruluk payı olan taraflar da vardı. Evet bugün bir toplantı olacaktı. Hem de şehir merkezinde. 'Bir dakika bekleyiniz', dedi asker. Diğer askerlerin bulundığu tarafa gitti. İhsan söylediklerine inanamıyordu. Nasıl bu kadar rahat davranmıştı. Askerler durumu fark ederse başına gelecekleri düşünmek bile istemiyordu.


    Yarım saate yakın orada bekletildi. Sonunda iki kişi daha gelip kimliğini göstermesini istedi. İhsan kimliğini gösterince işi daha da kolaylaştı. Bir arabaya bindiler.


Halk yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlamıştı. İlk günlerdeki yağma ve cinayetler biraz daha azalmış  görünüyordu. Şehir merkezine vardıklarında gözlerine inanamadı; insanlar ekmek dağıtan arabaların önünde  uzun kuyruklar oluşturuyordu. Sadece bir dilim ekmek alabilmek için. Birden gözüne küçük bir Türk bayrağı ilişti, askere dur dedi birden:


  - Burada durun. Siz dönebilirsiniz, teşekkür ederim.


   - Askerler bir şey söylemedi. İnanmışa benziyorlardı. İhsan yavaşça arabanın kapısını kapadı. Özgürdü artık. Bir kabustan uyanır gibi kalbinde bir rahatlama hissetti. Cebindeki zarfı yeniden açtı. Adres bir iki sokak ötedeydi. Karşıdan karşıya geçti.


   Sokağa girdiğinde kalbi yerinden fırlayacak sandı.Evlere sırasıyla bakmaya başladı. Burada savaştan başka bir de yoksulluk hüküm sürüyordu. Evler neredeyse yıkılmak üzereydi. Çocuklar şehir merkezindeki tenhalıktan ve gerginlikten habersiz, kendi yaptıkları oyuncaklarıyla oynuyordu. İhsan gülümsedi.. Çocuk olmak, dünyanın her yerinde aynıydı. Savaş bile olsa onlar kendi dünyalarında yaşıyorlardı. Savaşı ya da fakirliği sorgulamadan küçük ama temiz dünyalarında mutluydular. Onlar için belki de yoksulluk ,canının çektiği bir çikolatayı alamamak demekti.. Hepsi bu işte...Keşke hayat da bu kadar basit olsa dedi içinden...


 


*                               *                            *                                       *


 


    Sena uykusundan sıçrayarak uyandı. Annesi çoktan uyanmış, Ali'nin elbiselerini değiştirmekle meşguldü. Annesinin  yanına yaklaştı:


annecim bu gece çok güzel bir rüya gördüm.


- Hayırdır inşallah kızım, ne gördün bakalım?


- Hani  benim çok sevdiğim bir kiraz ağacım vardı ya, onu gördüm. Yemyeşildi.


Hep beraber onun dibinde kahvaltı yapıyorduk. Sonra babam bana dönüp dedi ki:


‘Bazen neyin şer neyin hayır olduğunu bilemeyiz. Beklemelisin kızım.’


-Anne  hissediyorum. Babam dönecek. Umudun iyiden iyiye yitirmeye başlayan hatice


kafasını sallamakla yetindi. Kızının daha fazla  incinmesini,  kırılmasını istemiyordu.


 


            Bütün gece plan yapmışlardı. Bu tanımadığı genç adam ona yardım edecekti. Önce bir araba ayarlandı. Bu çalıntı bir polis arabasıydı. Daha az dikkat çekeceğini düşünüyorlardı. Sınırdan sonra her şey kolaylaşıyordu. Çünkü  İhsan, Türk Hükümeti tarafından da Irak'ta aranmaya başlamıştı. Evine götürülmesi için kimliğini göstermesi yeterli olacaktı. Gece yarısı evden ayrıldılar. Yollar sakindi. Günlerdir  kapkara olan gökyüzü bugün bir kaç yıldızla gülümser gibiydi. Yaklaşık yarım saat sonra arkadaşı  Bekir’in evinin önündeydiler. Yavaşça kapıyı vurdu. İçeriden ayak sesleri ve konuşmalar geliyordu.


                - Kimsiniz ?,diye sordu Bekir,


                - ben İhsan; Bekir aç kapıyı. İçerde bir an sessizlik oldu


                - İhsan diye birini tanımıyorum


                - Bekir benim ihsan, aç artık.Tanımadın mı sesimden? Kısa bir süre sonra kilitler tek  tek açıldı. Bekir uykulu gözlerin defalarca ovuşturuyor, karşısındakinin gerçekten İhsan  olduğuna inanamıyordu. Sımsıkı sarıldı arkadaşına.


-         Demek sonunda  gelebildin. Neler yaşadık bir bilsen İhsan.


             - Ah Bekir, bir daha seni göremeyeceğime o kadar inanmıştım ki, şu anı yaşadığıma inanamıyorum. İçeri girdiler. İhsan önce Hatice'nin yanına gitti. Ali'ye sarılmış uyuyordu. Omuzuna dokundu.


    -Hatice uyan, geldim işte. Hatice kıpırdanır gibi oldu. İhsan bir kez daha seslendi.


    -Hatice! 


Hatice gözlerini araladı. Başını kaldırdı, İhsan'ın gözlerini gördü. Sadece bakıyordu.


                -Hatice hadi uyan artık . Benim işte, İhsan! Döndüm işte! Hatice'de İhsan'ın heyecanından eser yoktu. Doğruldu. Sımsıkı sarıldı...Dakikalarca ağladılar. İhsan önce oğlunun öldüğünü öğrendi. Oysa o her şeyi oğlunun kurtuluşu için yapmıştı. Herşeyin ne kadar boşuna olduğunu anladı o an... sustu...


             Sena'nın yanına yaklaştı. Uyuyordu.. Ne kadar da özlemişti... Eğildi, yanağını yavaşça öptü. Sena yaşadıklarının verdiği tedirginlikle hemen uyandı. Hala uyanamadığını düşünüyordu çünkü babasıydı karşısındaki!.Sonra ellerini babasının yanağına götürdü.


            - Sen gerçek misin?Yoksa her gece gördüğüm düşlerden biri mi? Dokundu babasının nemli gözlerine... Evet, gerçekti işte. Parmağını ıslatmıştı  babasının gözyaşları...


            - Baba geldin işte. Biliyordum geleceğini. Sarıldı asırlardır beklediğine...Sena şimdi ağlıyordu, gülüyordu...Gözlerinden yaşlar akıyordu...Gözlerindeki yaşları bile seviyordu...


                         *                                *                               *   


                  Bir şafak vakti.... yol uzadıkça uzuyor... Tanıdık  bahçeler, evler ve ağaçlar... Ne kadar zamandır yoldalar bilmiyor Sena. Kaç gündür, kaç aydır, kaç asırdır...Birkaç ayda neler yaşamıştı..Şimdi bir kuş kadar hafifti gönlünün bir tarafı, diğer tarafıysa ağrılı... Şimdi Bağdat'ta bir arka bahçedeydi bir tarafı... Salih'i bu kadar uzakta bırakmaya kıyabilir miydi ki toprak çelik kapılar örmeseydi aralarına.... ama biliyordu ki Salih de mutluydu bir yerlerde... Onlar gibi gülümsüyordu O da...


                Yol bitti...Tanıdık bir manzara karşıladı onları...


                                 Yaşlı bir kiraz ağacı....


 


                                                                                                          Yazan: MÜNEVVER ATEŞ


 


26 Kasım 2006 - 13:17:03 - 1380 günlük
Ekleyen editör:
Serhat ATEŞ

Okuyan: 597 Yorumlayan: 3 Kategori: KONUK YAZARLAR Yazdır

Yorumlar:

[ Yorum yap ]


Yazan: münevver  - IP kayıtlı

27.12.2006 - 17:18:47

sevgili Ekrem Bey.Dikkate alıp okudugunuz için tesekkur ederim. Gelecek ay Ankara da yapacagım imza gunune bekliyorum:)

Yazan: Ekrem Erdoğan Ekremerdogan 60@hotmail.com - IP kayıtlı

20.12.2006 - 17:13:52

yazıyı okudum bütün sözlerimi geri aldım herkesin okumasını tavsiye ediyorum cok duygu yüklü

Yazan: Ekrem Erdoğan Ekremerdogan 60@hotmail.com - IP kayıtlı

20.12.2006 - 15:41:23

Bu kadar uzun yazı yazmak zorundamısın bunu okumaya ne vaktim nede zamanım var kızmak var belli etmek yok

Sayfa: 1

HABER ARA



Detaylı arama




ONLİNE EDİTÖRLER

Sitede hiç editör yok / Son 5 dk. içinde

 


İslamlı Köyü
En iyi görüntü için; ekran ayarınız 1024x768 olmalıdır.